Arkadaşlarımı seçerken, ortak paydalardan başka tek bir şeye
dikkat ederim, o da, yemek içmekten zevk almalarıdır. Yemekten kastettiğim “öyle
böyle yememek”, içmekten kastettiğim “bunun bir keyif olduğunu unutmadan,
dozunda ama iyi içmek”.
İşe bu açıdan bakınca, bir Cumartesi gecesi -ki miladi
takvimde düne tekamül eder- saat gece 01’de, İstanbul’un farklı noktalarında
ikamet eden 6 kişinin tek bir amaç doğrultusunda toplanarak, Çatalca’da bir kır
evine doğru yola çıkması çok da garipsenmeyecektir. Her ne işleri olursa olsun
görev için hazır ve nazır Voltran aslanları gibiydik adeta.
Mekana varıp, mangal yandığında saat 03’ü çoktan geçmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerini ise sadece Tequila, ağacından toplanan taze hünnap
ve Smokey’den “Mexican Girl” özetleyebilir.
Daha hava yeterince aydınlanmamış ve ben Adana’ya uçmak üzere havaalanı yolundayım. Aslında uçağa yetişmek istiyorsam uçmaya şimdiden başlamam şart. Topkapı’yı biraz geçmişim ki, Piaf “Milord”u söylemeye başlıyor radyoda. Fark ediyorum; yıllardır aynı şarkıları dinliyor ve aynı kadını seviyorum… Duraksıyor, arabayı emniyet şeridine çekiyorum. Torpido’da “acil durumlarda camı kırınız” manasında bir paket sigara olacak. Bildiğim hiçbir yol kalmayınca, can havliyle denemek üzere yaklaşık iki ay önce atmıştım bu pakedi torpidoya. Zamanında O’nun sigarasını yakmak için edindiğim mor çakmakla ateşliyorum ucunu. Daha önce hiç sigara tüttürmemişim, bu taptaze bir deneyim olacak. İlk nefesin acemiliğini sigaranın sonuna doğru atıyorum. Görene, eni konu yıllanmış bir içici olduğumu düşündürtecek kadar profesyonel tutuyorum artık sigarayı.
Saat hızla ilerlemekte. Artık uçmak değil, yetişmek istiyorsam uçağa ışınlanmam gerek havaalanına… Motoru çalıştırmadan önce farkına varıyorum. Bu şarkılar dinlemeye değer ve ben onları daha yıllarca dinleyeceğim. O’na gelince… O’nun –hiç değilse- benim tarafımdan sevilip sevilmeyi hak etmediği önemli değil. Ben zaten bir süredir O’ndan çok, O’nun aslına olabileceği ama olmaya cesaret edemeyeceği kişiyi sevmemiş miydim? Bundan sonra da elim mahkum sevecektim…
………………………
Bir basın toplantısı için bulunuyorum Adana’da. Aynı toplantının İstanbul’daki ayağını düşündükçe, Anadolu basınına saygım daha da artıyor. Burada olayların bir “haber” değeri var, İstanbul’da ise haberin yalnızca bir “reklam” değeri var.
…………………………
Uçaktayım ve İstanbul’a dönüyorum. Tam tepemde, tavanda kanatlı “tanımlanamayan” bir böcek yolculuk boyu temposunu hiç yitirmeden aynı doğrultuda bir sağa bir sola koşturuyor. Bu böcek gibi yaşamayı bırakmam gerektiğini fark ediyorum…
Not: Uçakta okuduğum Tuna Kiremitçi'nin günlükten bozma köşe yazılarından esinlenip aynı üslupla bir yazı yazmak içimi acıtıyor. Yine de yaptım bir kere...
Kısa film denemeleri bulunan, eline kamera almasını yeni
yeni öğrenen amatör bir sinemacı, ama profesyonel bir izleyici olarak; tek bir
mekanda, az karakterli ve diyaloglar üzerine kurulu filmler hep ilgimi
çekmiştir. Bu tarz filmlerin standardını ve kalitesini beliryen ise çoğu zaman
iyi bir yönetmen ve karakterinin hakkını veren oyunculardır. Bu hafta vizyona giren
“Interview” (Görüşme) filmi de bu klasmana oynamak üzere yola çıkmış bir yapım
.
Ölümü ve ölüm nedenleri yazık ki çok az ses getirmiş Hollandalı
yönetmen Theo Van Gogh’un çektiği 2003 yapımı orjinal eseri izlemedim. Fakat bu
yeniden çevrime Steve Buscemi’nin el atmış olması bile orjinali için yeterince
referans sağlar sanırım. Fakat dedim ya, izlemedim ve bu nedenle iki film
arasında bir kıyaslama yapma imkanım yok. Daha çok bu film üzerinde yoğunlaşmak
durumundayım ister istemez.
Öncelikle, artık oyunculuğu kadar yönetmenliğinin de tartışma
götürmediği kabul edilen Buscemi, tek mekanda çekilen filmlerde bir yönetmenin
yaşayabileceği bütün dezavantajları ve avantajları belli ki çok iyi etüd etmiş.
Çekimin yapıldığı mekanın geniş olması sebebiyle, Buscemi istemediği sürece
seyircide klostrofobik bir algılama oluşmuyor. Buscemi istemediği sürece
diyorum, çünkü birçok sahnede yönetmen iki karakteri neredeyse yakın planda iç
içe sokarak dramatik etkiyi seyirciyi rahatsız ederek yakalamaya çalışmış.
Başarmış da.
Buscemi’nin en sevdiğim yanı, tam anlamıyla gerçekçi bir
sanatçı olmasıdır. Gerçekçiliği burada bir sanat akımı olarak kullanmıyorum.
Buscemi, büyük bir oyuncu, yaratıcı bir sanatçı ve aynı zamanda içinde
bulunduğu piyasanın şartlarından da pekala haberdar akıllı bir insandır. Bu
filme girerken, kendiyle birlikte oynaması için rahatlıkla tanınmamış ama çok
iyi bir oyncu bulabilirdi. Fakat bu durumda da, yapıtını ticari anlamda suyun
üzerinde tutmakta zorlanırdı.. Bu anlamda Sienna Miller tercihi oldukça
akıllıca. Sonuçta elinizde Hollywood’da çekilme cazibesi neredeyse sıfır olan
bir proje ve belki bir çok Amerikalı’nın anlamayacağı bir final sahnesi varsa,
güzel bir kadından yardım almakta sakınca yoktur. Yine de hakkını yemeyeyim,
Sienna Miller kimi sahnelerde gerksiz yere abartılı oyunculuklar sergilese de,
belki kariyerinin en iyi işini çıkarmış. Ve eğer o abartılı oynadığı sahneler,
filmin sonuna dair seyirciye alttan alta sinyaller verme amaçlı bilinçli
hareketlerse, harika bir iş çıkardığını söylemeliyim. Eline geçen bu saygın
fırsatı gayet iyi kullanmış.
Steve Buscemi ise zaten bu dünyada Sadri Alışık ile birlikte
“loser” rolerinin hakkını veren iki aktörden birisi olarak, her zaman takdirimi
kazanmıştır. Onu överken bile yeterince değerini teslim edemeyeceğimi bildiğimden,
bu boyumu aşan işe hiç kalkışmayacağım.
Interview genel olarak bu tarz fimlerin içine düşmesi işten
bile olmayan sıkıcılık tuzağına düşmeden, gerek yönetim gerekse oyuncularının
performansı ile ayakta kalmayı başaran sürükleyici ve iyi bir film. Süper
finali ile hayata dair birçok ipucu vermeyi de ihmal etmeyen (Güzel olan her zaman kazanır kuralı),
izlenmesi gereken bir yapıt.
Yine bu tür filmlerin pek az kişiye hitap ettiğini ve
tavsiye ettiğiniz dostlarınızdan daha sonra bırakın övgüyü, doğrudan küfür yiyebileceğiniz
tecrübelerimle sabit olduğundan, kimseye bu film tavsiye etmiyorum. Giden
kazanır yine de...
Bir süredir İsmail Türüt üzerinden bir milliyetçilik tartışmasıdır sürüp gidiyor. Baştan söyleyeyim, kendimi milliyetçi bir insan olarak tanımlamakta zorlanırım. Ülkesini seven bir adamımdır. Ama topraklarında tesadüfen doğduğum bir
ülkenin ve hasbelkader mensubu olduğum bir ırkın savunucusu olmayı,
dünya görüşü olarak ortaya koymayı da çok mantıklı bulmam. Dolayısıyla
kendimi tanımlarken kullandığım ilk kelime asla “Türk” olmaz.
Buna karşın milliyetçilik (kimi zaman aşırı milliyetçilik), yüzlerce yıldır kendi içinde felsefi ve psikolojik kültürünü yaratmış bir hayat algılayışı olması nedeniyle her zaman ilgimi çekmiştir. Bu konuya dair birçok tartışmanın içinde bulundum ve hatta birçoğundan zevk de aldım.
Fakat son günlerde İsmail Türüt’ün, (sözleri kendisine bile ait olmayan) sadece söylediği bir türkü yüzünden bu ülkede milliyetçiliğin neferi gibi görülmesine dayanamıyorum. Oturup tartışmaya kalksanız, Türklük ve Müslümanlık arasındaki ayrımı bile net olarak ortaya koyamayacak biri midir bu ülkede milliyetçiliğin sembolü?.. İnanıp inanmamak ayrı bir konudur ama, önce her düşünce ve hayat görüşü hak ettiği şekilde savunulmalıdır.
Lütfen biri çıksın ve bu milliyetçilik bayrağını Türüt’ün elinden alsın.
Gazeteport, yayın hayatına başladığından beri düzenli takip
ettiğim portallardan biri. Hatta son zamanlarda bir tek onu izliyorum desem
yeridir. Tam da bu yüzden, “Yazar
Aranıyor” adlı yarışmalarını duyurmaya başladıklarında, bir iki şey de
benim karalayıp gönderebileceğimi düşündüm. İçinde “yarışma” geçen isim tamlamaları
bana hep itici gelmiştir ya, ama madem Gazeteport yapıyor, belli bir seviyenin
tutacağından ve değerlendirme kriterlerinin nesnelliğinden emin olabilirdim.
Yarışmanın şu an geldiği noktada, belli bir seviyenin
tutturulduğundan kesinlikle şüphem yoksa da, değerlendirme kriterlerinin
sağlığı konusunda derin kaygılarım var. Hemen söyleyeyim, hayır, elendiğim için
bunları yazıyor değilim, çünkü henüz elenmedim. Ama son 500’e kalan adaylardan biri
olarak, yarışmacıların değerlendirilmesinde yüzde 60 oranında okunma sayısının
ve yüzde 15 oranında okuyanlardan aldığınız yıldız sayısının etkili olması pek
mantıklı gelmiyor. Yani düşünsenize, 500 kişilik bir listeden bahsediyoruz.
Birilerinin sizi önceden tanımıyor ise, tesadüfen tıklayıp yazınızı okuma
ihtimali kaçtır ki?
Üstelik yarışma, Gazeteport’un sayfa düzeni nedeniyle bir
süre sonra belli bir sarmalın içine giriyor. Öyle ki, ilk sırada bulunan
adaylar sayfanın hemen solunda ve ortasında ayrı ayrı, tekrar tekrar teşhir
edildiklerinden, sayfayı ilk ziyaret eden bir kimse, önce onların yazısını
tıklıyor haliyle, bu durum onların okunma sayısını artırıyor ve bu isimler
sürekli üst sıralarda kalıyor. Bir de son zamanlarda özellikle yahoo gruplarıma
“benim yazımı okuyun, destek olun” gibi mesajlar gelmeye başladı ki, bu da
aslında birşeylerin yarışmada ters gittiğinin işareti.
Diğer yandan benim asıl takıldığım nokta, değerlendirme
sırasında halk tarafından okunma ve yıldız verme aktivitelerinin yüzde 85’lik
bir oranda etkili olması. Halk düşmanı ya da küçümseyici-seçkinci bir adam asla
değilim. Ama bir fikir ve yazı yarışmanın değerlendirilmesinde halka bu kadar “popülistçe”
ağırlık verilmesinin taraftarı da asla olamam. Ne yani Hürriyet Yazarları
arasında bir yarışma yapılsa ve halkın okuma sayısı ile sonuç belirlenecek
olsa, Ayşe Arman birinci gelirken, Oktay Ekşi’yi gazetenin kapısından mı
sokmayacaksınız?..
Gazeteport’un hala Türkiye’nin en iyi haber portalı olduğunu
düşünüyorum. Ama bu gazeteyi yayınlayan usta kadronun, sitelerinde yazacak
yazarın seçiminde sadece yüzde 15 belirleyici olmasını haksızlık olarak görüyor
ve bunu popülist bir yaklaşım olarak algılıyorum.
Sanırım en iyisi msn listemdekileri, üye olduğum grupları ve
tanıdıkları, bana oy atmaları ve tanıdıklarına attırmaları konusunda harekete
geçirmek. J
Hayatta kalmanın kuralı bu galiba.
İyisi mi, boşverip yatayım ben. OMO ne derse desin,
kirlenmek o kadar da güzel değilmiş.